ALEVİ – SÜNNİ HAKİMLER VE YABANCI BİR JÜRİ ÜYESİ

gavel  Dün gece Twitter’da yine bir “ olay “ kaset paylaşıldı. Alevi olan bir Hakime Başbakan’ın müdahalesini anlatan konuşmaları içeriyordu.

Kaseti seyrettikten ülkede son yıllarda hemen hemen her alana yansıyan dini ve etnik aidiyetler kutuplaşmasının sadece konjonktürel bir dalga olmaktan öte kurumsallaştığını düşünerek üzülmeye başladım.

Yıllar önce yaşadığım bir anı geldi aklıma. Yurtdışında bir ülkede yaşarken, o ülkenin Adalet Bakanlığı’ndan bir mektup gelmişti. Önümüzdeki günlerde yapılacak bir mahkemede jüri üyesi olarak seçilmiştim.

Mektubu okuyunca şaşırdım. Ülkeye benden daha önce gelip, sistemi benden daha iyi bilen arkadaşlarıma jüri üyeliğinin özelliğini sordum. Bana “ Bu ülkede kararı hakimler vermezler, jüri üyelerinin verdiği karar esas karardır; bir nevi gerçek hakimdir jüri üyeleri. “dediler.

İçimden böyle bir görevi yapamayacağımı düşünüp, reddetmeye karar vermiştim ki, sonra fikir değiştirip ilginç bir deneyim olur gerekçesiyle üyeliği kabul ettim.

Ve o gün gelip çatmıştı. Sabah heyecanla uyanarak Mahkeme Binası’na, ilgili salona gittim. İsim tespitinden sonra duruşmaların yapılacağı mahkeme salonuna aldılar bizi. Hakim görev alanımız hakinda bilgi verdi. Sonra bizden inandığımız inanç ya da değer üzerine mahkemeye bağlı kalacağımıza ve doğru karar vereceğimize dair yemin etmemizi istedi.

Ülke, Hristiyan bir ülke idi. Ancak toplumun çoğu genelde kendisini Ateist, ya da Agnostik olarak görüyor; dini değerler insanların bireysel hayatında çok fazla yer kaplamıyordu.

Toplam 12 kişilik bir Jüri üyesi vardı. İçimizden 2 yaşlı kadın ve 1 genç İncil’i alarak üzerine yemin etti. Ben Allah üzerine doğru karar alacağıma ve adil olacağıma dair yemin ettim. Diğer 8 kişi herhangi bir inanç üzerine yemin etmedi. Sadece adil ve tarafsız kalacaklarına söz verdi. 12 kişilik jüri üyesi içinde tek yabancı sayılabilecek kişi bendim. Diğer 11 kişi yerli halktan seçilmişti.

Mahkeme tam 5 uzun gün sürmüştü. Sabah 9’da başlayıp genelde akşam 4’ten sonra bitiriyorduk. Cuma gününe kadar bütün delilleri ve iddiaları dinledik.

En son jüri özel odasına geçerek kendi aramızda durum değerlendirmesi yaptık. Teker teker karar açıklayarak 2 saat süren bir toplantının ardından mahkeme salonuna girdik.

Kararımızı hakime, içimizden görevli seçtiğimiz jüri bir arkadaş yazılı olarak bildirdi. Hakim kararı, “ Jüri üyelerinin aldığı karara göre “ diyerek bizim kararımızı okudu ve duruşmayı bitirdi.

Mahkeme kapanışında ders sayılabilecek bir konuşma yaptı.
Konuşmasında, “ Temelleri Demokrasi olan toplumumuzda en doğru kararı verecek olan bağımsız jüri üyelerimiz adaletimizin temelidir. Onların verdiği karara hem mahkeme hem de toplum olarak saygı duyuyoruz. “ dedi.

Mahkeme bittikten sonra uzun uzun düşündüm. Hiçbir kayırmacılığa yol açmayan ve hiçbir siyasi gücün etki edemeyeceği bağımsız jüri sistemi bizim ülkede işler mi diye?

Herşey insandan başlıyor. Toplumun ve onun üzerine yükselen bütün kurumların temeli insan kumaşıdır.

Temeli doğuştan aldığı kimliklere iç güdüsel olarak sıkı sıkıya sarılmış, birey olamamış ve bu kimlikleriyle kendini ifade eden bir toplumda birey olmanın üzerine temellenmiş jürilik sistemini inşa etmek çok zor.

Doğuştan, otomatik kazanılan kimliklere afyon derecesinde bağımlılık ve birçok durumda hallusinasyon noktasındaki “biz ve ötekiler “ ayrımı toplumu otomatik olarak bölüp kutuplaştıran bir faktör.

Bizde bir mahkemeye jüri seçildiğini düşündüm bir an.

Jürilerin ilk işi hemen yargılanan kişinin nereli olduğunu öğrenmek ve bundan sonraki ikinci aşama hangi mezhepten ya da etnik kimlikten geldiğini …

Kimlik ve din aidiyetleri ile bir duygu bağı kurulursa iç güdüsel olarak bir refleks halinde “ Hemso’yu kurtarmak asıl vazife olarak görülür.

Yerel, dini ve etnik aidiyetlerde bir yakınlık bağı kurulamazsa gösterilecek tepki, “ Zaten bizden değil, bu kadar da suç işlemiş; çeksin cezasını “ yönünde olacak.

Duygusal bir toplum olarak olayları beyin (akıl) süzgeci yerine kalp (duygu) süzgeninden geçirdiğimiz için mahkemedeki duygusal atmosfere göre yön tayip edip; yargılananı ilkel bir nefret refleksiyle “ Vurun kahpeye, falakaya yatırın, ipe çekin, bunlardan birkaç tanesini asın bir daha böyle bir şey oluyor mu memlekette “ şeklinde ele alma olasılığı da çok büyük.

Konuyu dağıtmadan başlangıçtaki noktaya dönelim.

Toplumdaki son yıllarda kendinden olana güvenmeme, çembere alma, gizli denetleme yolları ile kontrol altında tutup ne yaptığını sonuna kadar öğrenmeye çalışma gibi bir anlayış hızla kültür haline gelip kurumsallaşmaya başladı.

“ Kendi’nden olmayana duyulan korku, güvensizlik ve nefret insanlar arasında binlerce yıldır varolup gelen ortak değerleri hızla aşındırmakta.

Siyasilerin kısa vadeli çıkarlar uğruna toplumda böyle bir anlayışı körükleyip, kurumsallaşmasına yardımcı olması gelecek kuşakların ödeyeceği bir felaket olarak önümüzde durmaktadır.

Düşünün…

Sadece mezhep aidiyetleri farklı olup, dillerine, geleneklerine, kültürlerine ve tarihlerine kadar hemen hemen herşeyleri aynı olan insanların Yargıda “Alevi – Sünni “ diyerek fişlendiği, bir ülkeden gelip; kimsenin tanımadığı, değerlerini pek bilmediği yabancı bir ülkenin mahkemesinde karar alıcı bir jüri olarak seçilmek…

Bu tablo beni çok karamsarlaşıtıyor.

Doğuştan, tesadüfen alınan kimliklere sıkıca sarılıp, onları taşımayanlara karşı oluşturulan bir ötekileştirme ve nefret süreci toplumun bütün değerlerine tehdit olduğunu göremiyoruz.

Bir ülkenin gelişmişliği sadece ekonomik verilere değil, insan kalitesine ve evrensel değerlerin oluşmasına da bağlıdır.

Toplumumuz hukuk, adalet ve eşitlik gibi en yüce değerlerde içine düştüğü kör noktayı, yine içine düştüğü hesapsız ve acımasız güç savaşları yüzünden bir türlü göremiyor.

Dünya her inançtan ve kültürden insanların ortak yaşam alanıdır. Bir insanın özgürlüğünün garantörü bir başka insandır.

İnsana değer vermediğimiz için dillerimizden düşmeyen “ Yaradılanı severiz yaratandan ötürü “ gibi ünlü deyişler sadece seçim dönemlerinde birer vitrin aksesuarı olarak durmaktadır.

Hepimiz, ortak alanları ve karşılıklı güvenleri tersis edecek çabalar yerine güç savaşlarında taraf olmayı seçersek bu toplumda Cellatla kurban sürekli yer değiştirecek, ancak herşey aynı kalmaya devam edecektir.

Kısaca Firavun’u yenen Musa değil, yeni Firavun olacaktır.

Advertisements

3 thoughts on “ALEVİ – SÜNNİ HAKİMLER VE YABANCI BİR JÜRİ ÜYESİ

  1. Bizden olanı körü körüne savunan, insan olmanın asıl ortak nokta olduğunu unutup dediğin gibi yerel dinsel ve etnik aidiyetler aramak, son dönemde ki gergin siyasi dilin etkisi ile Ötekileştirmek hatta ötelemek ne yazık kı bizim en büyük sorunumuz. Bizden ve doğru tesbitlerle doğru çok güzel bir yazı. Teşekkürler

  2. Yazınız gerçekten çok güzel. Devletin ve insanlarımızın bahsettiğiniz ülke seviyesine gelmesi dileğiyle.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s