Alevi – Sünni, Türk – Kürt niçin barış içerisinde yaşayamaz?

 

 alevi

 

 

 

 

 

“Kültürünüzle birlikte hoşgeldiniz.”

Yıllar önce oturma izni talebim kabul edildiğinde  izin mektubuyla birlikte gönderilen broşürde bu sözler yazıyordu.

Çok kültürlüleşmiş Batı toplumlarında bir özellik vardır. Farklı kimliklere birer tehdit unsuru olarak değil, zenginlik olarak bakılır. Bu bakış açısı bizdeki gibi “Hepimiz kardeşiz” şeklinde söylenip sonra öksüz bırakılmaz.

Kültürel olarak içselleşmiştir ve yaşam değerlerine dönüştürülmüştür.

Yabancılarla çalışırken (yabancı dediğime bakmayın, yabancı ülkede yabancı olması gereken benim), özellikle belli görevler aldığımda hep bir duygu icimdeydi: “Yanımdakilerin yöneticisi durumunda olsam da, ben yabancıyım. Beni dinleyecekler mi? Bir tanesi dönüp “Ey sen de kimsin daha dün b*ktan bir ülkeden geldin,şimdi bize emir veriyorsun” derse ne diyecektim…

Korktuğum başıma hiç gelmedi.

Çalıştığım ülkelerdeki yabancılar daha doğrusu yerliler beni hiçbir zaman yabancı görmediler. İşle ilgili iş yapabilme, yönlendirme yeteneğime baktılar. Onlar için asıl olan buydu. Bizdeki gibi “Biz kardeşiz” gibi arabesk,  ucu açık ve sonu dağınık bir mercekle bakmıyorlardı.

Zamanla şunu fark ettim. Biz Doğulular’da kazanmak için hiçbirşey yapmadığımız sadece içine doğarak tesadüfen aldığımız kimlikler bir çeşit yeryüzü “kutsallarımız”di. Dinimiz, mezhebimiz, dilimiz hatta kuşaktan kuşağa savunduğumuz ideolojilerimiz bu kutsalların en başlıcalarından…

Değişmez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez bu kutsallarımıza sahip insanlarla birlikte yaşamak en önemli yaşam tercihimizdi. Farklı kimlikleri, düşünceleri, inançları her ne kadar “Hepimiz kardeşiz” diye ne olduğu belli olmayan bir kavramla “geçiştirerek”savunsak bile, içten içe birer potansiyel tehdit olarak görüyorduk.

O yüzden eşitlik değil, üstünlüktü varlığımızın garantisi…

Kimliklerimizi savunmak adına içten içe dayatmak, onlara tarihin ya da teolojinin belli bölümlerini kesip öne çıkartarak kutsal üstünlük elbiseleri dikmekle geçti ömrümüz…

Eşit olmaya asla inanmıyoruz…

Eşit olmaktan öte, biraz daha “eşit” olmaya çabalıyoruz.

Birlikte yaşamanın sırrı “Mutlak Üstünlük” ve karşımızdakinin sonsuz itaati…

Toplumsal bilinçaltlarımızdan gelen tarihi hikayelerimizin kodlarına bakın hep “Muhteşem Üstünlükler”le dolu…

Her ne kadar masum görünse de gerçek anlamda eşit olmayı içselleştiremediğimizden bütün hayatımız birbirimizden korkunç derecede nefretlerle, üstünlük kavgalarıyla geçmekte….
İki şeyi birbirine karıştırıyoruz.

Teolojik, tarihi, ideolojik alanlarda kendimize biçtiğimiz “üstünlüklerin”, ortak yaşam alanlarında hiçbir şekilde üstünlük getirmeyeceğini, kamusal alanda herkesin eşit sosyal hak ve hürriyetlere sahip olduğunu …

Düğüm noktası tam da burası..

Bu iki noktayı ayıramadığımız için hayatlarımız birbirimizin yarattığı cehennemlerde geçiyor.

Medeni  ülkelerde en büyük özellik mevcut kimliklerin ve inançların kimseye dayatılmaması ve her inançtan, kimlikten gelen insanların eşitliklerinin hem kanunlarla hem de toplumsal bilinçle güvence altına alınmasıdır.

Yani eşitlik yasalarla içselleştirilirken toplumsal bilinç de onu içselleştirmiştir. Eşit olmak herkes tarafından samimiyetle kabul edilen bir faktördür.

Bizim ülkelerimizde en esit eşitlik yasalarını getirseniz de, bu kavram toplum tarafından içselleştirilmediği için felç edilmiştir.

Sorunun özünde hukuki yasalar değil, bireysel algılar ve değerler yatmaktadır.

Teolojik ya da tarihi yorumlarda kendini üstün görmenin bugün bir arada yaşadığımız kamusal alanda eşitlik ilkesini değiştiremeyeceğini bilinçaltımızda kabul edemiyoruz.

O yüzden sürekli birbirimizin inanç ve kimlik uzmanları olarak kendi kendimize ahkamlar kesip, kamusal alanlarımızı daraltıyoruz.

Doğu toplumlarında sürekli tarihten, kültürden, dinden, ideolojiden çıkartılan üstünlükler vardır.

İnsanlar ancak “üstün” olursa hak ettiği gibi yaşayacaklarına inandırılmıştır. Eşit olmayı yaşamsal bir tehdit olarak görürler.

Ötekinin özgürlüğü ancak üstün olana biat etmesiyle sağlanabilir. Ortak eşitlik kavramı asla benimsenemez. Toplum önünde ne kadar “Hepimiz kardeşiz” desek de, arkamızı döndüğümüzde ilk söylediğimiz “Kardeşiz ama abi benim.” sözüdür.

Ülkemizde yaşanan Alevi, Sünni – Türk,Kürt gibi grupların bir türlü içinden çıkıp da rahatça birlikte yaşayamadıkları durumun özü budur.

Çünkü bize göre öteki hep kusurludur, eksiktir, yanlış yerdedir.

Samimi eşitliğin içselleştirilmediği, herkesin sadece tesadüfen içine doğarak aldıkları kimlikleri birbirine dayattığı toplumda kimse özgür değildir.

Kısaca dilinizden hiç düşürmediğiniz eşitlik kavramının yüreğinizde yeri yoktur.

Üstün olan da, biat eden de sürekli aynı kabuslarla yaşamaktadır.

Toplumsal eşitliğin içselleştirilip kamusal alanlarda gerçekten paylaşılamadığı toplumda birlikte yaşamanın da bir anlamı yoktur.
Cehennem ne kadar kalabalık olursa olsun, içinde kimse mutlu değildir.

Advertisements

4 thoughts on “Alevi – Sünni, Türk – Kürt niçin barış içerisinde yaşayamaz?

  1. Devletin resmi görüsüne dokunmadin, yazmissiniz. Kürdün, Kizilbasin varligini kabullnmeyen bir devlet ve o devletin idoolojisini destekliyen bir toplum var. Bunlargöz önüne getirilmeden genel bir degerlendirmeye gacmek, soruna temelden yanasip, yanlislarin yerine dogrulari getirmek gerekirken, siz yüzeysel yasipgecistiriyorsunuz.

  2. Analitik bir yazi olmus. Aile ici yasanan siddetin, ki ne yazik ki TR bu siklette basa guresiyor, de temelinde aslinda ayni carpik zihniyet var. Isabetli gozlemler ve cesaretli tahlillerden oturu tebrik ederim. Saygilar

  3. Turkiyedeki fasist milliyetcilik,egoistlik,nefret ve ilkcilik kavramlari egitimle duzeltilmezse o ulke Anadolu’da gecmis ulkeler gibi gelir ve gider.ornek olarak gidin Turkiyenin hangi ili olursa olsun bir cuma namazi cikisinda vurun din elden gidiyor diyin bakin ne olacak? (umarim denemezsiniz)

  4. Devletin siyaseti ne kadar eşitlikçi olursa olsun toplumun fertleri eşitliği içselleştirmedikçe sorun çözülmez. Bu bilince ulaşmak için en elzem eğitim sisteminin ve müfredatının dilinin, içeriğinin acilen değişmesi Lazım . 80 lı yıllarda feminist paradigmanın bilinç yükseltme çalışmalarına benzer oluşumların faal olması Lazım . ideolojiler üstü bir anlayışla çoğullukçuluğu içlerine sindirmiş siyaset insanlarına, sanatçılara, eğitmenlere kısaca grup liderlerine çok ihtiyacımız var . Ben de uzun yıllar Avrupa’da bulundum ve kesinlikle Katılıyorum “içselleştirilmiş demokrasi ” en bariz tecrübeniz oluyor .

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s